Feed on
Posts
comments

Küfür, fısk ve isyan
     Muhammed b. Nasr el-Mervezî:
İşlenen suçların bir kısmının küfür olması ve bir kısmının da küfrü içermesi dolayısıyla, bunların arasında fark bulunduğunu ve üç kısma ayrıldığını belirtmiştir.

1 - Bunların bir kısmı küfür,

2 - Diğeri fâsıklıktır ve

3 - Üçüncüsü de sadece isyandır.

Bütün bunları mü’minlere hoş göstermediğini de haber vermiştir. Bütün itaatler iman kapsamına girdiğinden ve hiçbirisinin onun dışında olmadığından dolayı, aralarında hiçbir fark gözetmeyerek şöyle buyurmuş gibidir:

O size imanı, farzları ve sair itaatleri sevdirmiştir. Ancak genel bir ifade ile sadece:

“Size imanı sevdirdi” buyurmuş ve bunun kapsamına bütün itaatler girmiş olmaktadır. Çünkü O, mü’minlere namazı, zekâtı ve diğer itaatleri sevmeyi, dinin bir gereği kılmıştır. Çünkü Allah bu itaatleri onlara sevdirdiğini, kalplerinde süslediğini haber vermiştir. Çünkü o:

“Size imanı sevdirdi” buyurmuştur. Bunun yanında mü’minler, hiçbir kötülüğü sevmez ve onlardan tiksinirler. Küfrü, fâsıklığı ve diğer bütün kötülükleri sevmemelerinin ve onlardan tiksinmelerinin nedeni, dinlerine olan bağlılıklarıdır. Çünkü şanı Yüce Allah onları bunlardan tiksindirdiğini bildirmiştir. Rasûlullah (s.a.v)’ın şu buyruğu da bunu ifade etmektedir.

“Her kimin iyiliği kendisini sevdirir, kötülüğü de onu üzer ve rahatsız ederse, işte o mü’mindir.” (Tirmizî, Fiten, 7 49; Nesâî, Zekât, 60)

Çünkü Şanı Yüce Allah haseneleri mü’minlere sevdirmiş, seyyielerden de tiksindirmiştir.

Ben derim ki, Yüce Allah’ın mü’minleri bütün masiyetlerden tiksindirmesi, bütün itaatleri sevmelerini gerektirir. Çünkü itaatlerin terki bir masiyettir. Diğer taraftan onların zıddı ile kaynaşmış olmayan bir kimse, masiyetleri terkedemez. Onlarla kaynaştığı takdirde, onların zıddı olan şeyleri sever ki, işte bu da itaattir. Diğer taraftan kalbde bir iradenin bulunması da kaçınılmazdır. Eğer o kötülüklerden tiksiniyorsa, iyilikleri istemesi de kaçınılmazdır. Mubah iyi niyet sonucunda iyilik, kötü niyet sonucunda da şer olur, irade olmadan istekle yapılan bir fiil olamaz. Ondan dolayı sahih bir hadiste Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Yüce Allah’ın en sevdiği isimler Abdullah ile Abdurrahman’dır. En doğru isimler Haris ve Hemmam’dır, en çirkin isimler ise Harb ve Mürre’dir.” (Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, “Ehabbu’l esmâi…” )

Hz. Peygamber tarafından en doğru isimlerin Haris ve Hemmam olduğunun belirtilmesinin sebebi, her insan Hemmam ve Haris olmasındandır. Çünkü “Haris” kazanan ve çalışan kimse demektir. “Hemmam” ise iradenin başlangıcı olan bir işi yapmaya karar verme özelliğine çokça sahip olan demektir, insan bir canlıdır. Her canlı da, duygu sahibidir ve iradeyle hareket eder. Mubah şeylerden herhangi birisini yapacak olursa, onun nihayette gerçekleştireceği bir amacının bulunması kaçınılmaz bir şeydir. Her amaç ise, ya bizzat özü itibariyle amaçtır veya başka bir sebep dolayısıyla amaç edinilir. Nihai amacı ve dileği, hiçbir şeyi ortak koşmaksızın -O’ndan başkasına ibadet etmediği, yalnız kendisine ibadet ettiği ilahı ve onun dışındaki her şeyden daha çok sevdiği- Yüce Allah’a ibadet olan bir kimsenin bu konudaki maksat ve iradesi, Allah’ın rızasını istemesi noktasına ulaşır. O bakımdan böyle bir kimse itaatleri gerçekleştirebilmek için yardımlarını almak maksadıyla işlediği mubahlardan dolayı da sevap alır.

Nitekim Buhârî ile Müslim’de yer alan rivayete göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Kişinin, Allah’tan ecrini umarak aile halkına yaptığı harcamaları sadakadır.” (Buhârî, İman, 41, Nafakat, 1; Müslim, Zekât)

Yine Buhârî ile Müslim’de rivayet edildiğine göre Hz. Muhammed, Sad b. Ebî Vakkas’a Mekke’de hastalanıp ziyaretine gittiği sırada şöyle demiştir:

“Sen Allah’ın rızasını umarak yapmış olduğun her harcama sebebiyle mutlaka derecen ve makamın yükselir. Hatta hanımının ağzına koyduğun lokma için bile bu böyledir.” (Buhârî, Vasayâ, 2, Nefakat, 1- Müslim Vasiyyet, 5; Ebû Dâvûd, Vasayâ, 2, Tirmizî Vasayâ 1)

Muaz b. Cebel de Ebû Musa’ya şöyle demiştir:

“Ben ayakta duruşumun ecrini Allah’tan beklediğim gibi, uykumun ecrini de Allah’tan bekliyorum.”

Seleften gelen rivayete göre, âlimin uykusu da bir teşbihtir.

Buna göre, eğer onun asıl maksadı Allah’tan başkasına ibadetse, helâl olan şeyler (Tayyibat) onun için mubah değildir. Çünkü Yüce Allah bunları kullarının mü’min olanlarına mubah kılmıştır. Hatta kâfirler suçlu ve günahkârlarla şehvetlerinin peşinden gidenler kıyamet gününde dünyada iken faydalandıkları halde bu nimetler dolayısıyla onu zikretmeyip ibadet etmediklerinden dolayı, nimetleri sebebiyle hesaba çekilecekler ve onlara şöyle denilecektir:

“Siz dünya hayatında bütün güzel şeylerinizi kaybettiniz, bunlarla (orada) sefa sürdünüz, tükettiniz. Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı bugün, alçaltıcı bir azab ile cezalandırılacaksınız.” (Ahkâf, 20)

Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Sonra o gün (size verilen) nimetten sorulacaksınız.” (Tekasür, 8 )

Yani nimetlere şükretmemekten dolayı sorguya çekileceksiniz. Kâfir ise Yüce Allah’ın kendisine vermiş olduğu nimetlere şükretmez. Bu şükürsüzlüğü dolayısıyla Allah, onu cezalandıracaktır. Allah bu nimetleri sadece mü’minlere mubah kılmış ve bununla birlikte onlara şükretmesini emretmiştir.

Nitekim şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların iyilerinden yeyin ve Allah’a şükredin.” (Bakara, 172)

Müslim’in Sahih’inde Peygamber (s.a.v)’in şöyle dediği rivayet edilmektedir:

“Allah, yediği bir lokmadan ve içtiği bir sudan dolayı kendisine hamdeden bir kuldan razı olur.” (Müslim, Zikr, 89; Tirmizî, Et’ime, 18)

İbn Mâce’nin Sünen’inde ve başkalarında da şöyle denilmektedir:

“Şükreden oruçsuz, sabreden de oruçlu seviyesindedir.” (İbn Mâce, Siyam, 55)

Rasullere de böyle söylemiştir:

“Ey peygamberler: Temiz şeylerden yeyiniz ve salih amel işleyiniz.” (Mü’minun, 51)

Yine bir başka yerde şöyle buyurmuştur:

“İhramda iken avı helâl saymamak şartıyla, size okunacak olanların dışında kalan hayvanlar sizin için helâl kılındı.” (Mâide, 1 ) İbrahim (a.s):

“Halkından Allah’a ve ahiret gününe iman edenleri mahsullerle rızıklandır” (Bakara, 126) diye dua etmiş, Yüce Allah da şöyle cevap vermişti:

“Kâfir olanı dahi az bir süre geçindirir, sonra onu cehennem azabına mahkum ederim. Varacağı yer ne kötü bir uğraktır.” (Bakara, 126)

İbrahim (a.s) hoş ve temiz şeyler ile rızıklandırılmaları için özel olarak mü’minlere dua etmiştir. Yüce Allah da, emrettiği üzere ihramayken avlanmayı haram sayanlara, hayvanları mubah kılmış, mü’minlere helâl ve temiz şeylerden yiyerek kendisine şürketmelerini emretmiştir.

Bu bakımdan Yüce Allah, mutlak olarak bütün insanlara yaptığı hitapla, sadece mü’minlere yaptığı hitap arasında bir ayırım gözetmiştir:

“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin, şeytanın adımlarına uymayın, çünkü o, sizin apaçık düşmanınızdır. O size daima kötülük ve çirkin iş yapmanızı, Allah hakkında bilmediğiniz şeyler söylemenizi emreder. Onlara:”Allah’ın indirdiğine uyun” dense: “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. Peki ama, ataları bir şey düşünmeyen, doğru yolu bulamayan kimseler olsalar da mı?.” (Bakara, 168-170)

Şanı Yüce Allah bütün insanlara, yeryüzünde bulunan nimetlerden yemelerini iki şartla helâl kılmıştır. Hoş ve temiz, ayrıca helâl olacak.

Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların iyilerinden yeyin, Allah’a şükredin, eğer O’na kulluk ediyorsanız. Allah size leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı.” (Bakara, 172-173)

Görüldüğü gibi, Yüce Allah burada mü’minlere, iyi ve temiz şeylerden yeme iznini, helâl olma şartı koşmaksızın vermiş ve sözü geçen şeylerin dışında kalanları onlara haram kılmıştır. Bu istisnaların dışında kalanların hiç birisi mü’minlere haram kılınmamıştır. Bununla birlikte O, bu hitabıyla haram kılmadığı şeyleri helâl de kılmamıştır. Aksine bunlar hakkında hiçbir şey söylememiştir. Nitekim hem mevkuf, hem de merfû olarak rivayet edilen ve Hz. Selman’dan gelen hadiste de şöyle denilmektedir:

“Helâl, Allah’ın Kitabında helâl kıldığı şeylerdir. Haram da Allah’ın kitabında haram kıldıklarıdır. Hakkında susup bir şey söylemedikleri ise, onun affettiği (hakkında buyruk indirmediği) şeylerdir.” (Tirmizî, Libâs, 6; Ebû Dâvûd, Et’ime, 30;İbn Mâce, Et’ime, 60 )

Ebu Sa’lebe’nin rivayet ettiği hadiste de Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Allah birtakım şeyleri farz kıldı. Onları zayi etmeyin. Bazı sınırlar da çizdi. Onları aşmayın. Birtakım şeyleri haram kıldı, onları çiğnemeyin. Bazı şeyler hakkında da, unutkanlıktan değil, size rahmetinden dolayı sustu. Bunları da fazla araştırmayın.” (Kaynağı tesbit edilemedi)

Yüce Allah’ın şu buyruğu da böyledir:

“De ki: Bana vahyolunanda yiyen kimse için haram edilmiş bir şey bulamıyorum. Ancak leş…. olursa başka…. “  (En’am, 145)

Böylece sözü edilenler dışındaki şeylerin haram kılınmadığının bildirilmesi, geriye kalanların haram kılınmadıkları hakkında da söz söylenmemesi, onların afv kapsamına girdiklerini ifade eder. Helâl kılmak, ancak bir hitapla olur. Bu bakımdan işaret ettiğimiz bu ayet-i kerîmeden daha sonra nazil olan Mâide sûresinde Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Sana, kendilerine neyin helâl kılındığını soruyorlar.De ki: ‘Size iyi ve temiz şeyler (tayyibat) helâl kılındı. Allah’ın size öğrettiklerinden öğreterek yetiştirdiğiniz avcı hayvanların sizin için yakaladıkları şeyleri, yeyin ve üzerine Allah’ın adını anın… Bugün size iyi ve temiz şeyler (tayyibat) helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onlara helâldir.” (Mâide, 4,5)

İşte bu ayetin indirildiği gün, onlara tayyibat (iyi ve temiz şeyler) helâl kılınmış oldu. Bundan önce ise, istisna ettiklerinin dışındakilerden başkası onlara haram değildi.

Peygamber (s.a.v) de yırtıcı hayvanlardan azı dişleri olanlar ile uçan kuşlardan pençesi olanları haram kılmıştır. Bu, kitaptaki hükmün neshi değildir. Fakat onun haram oluşu hakkında bir şey söylememiştir. Dolayısıyla bunun haram kılınışı başlangıçta bir teşrii hükmü ifade eder. Bu bakımdan Peygamber (s.a.v) Ebû Râfl, Ebû Sa’lebe ve Ebû Hureyre ile başkalarından gelen yollarla rivayet edilmiş hadisi şerifte şöyle buyurmuştur:

“Birinizin koltuğuna yaslanarak benim vermiş olduğum bir emir veya yaptığım bir yasak kendisine ulaştığı halde, kalkıp bizimle sizin aranızda bu Kur’an vardır. Onda helâl olarak bulduğumuzu helâl, haram olarak bulduğumuzu da haram kabul ederiz dediğini görmeyeyim. Şunu bilin ki, bana hem Kitap (Kur’an) hem de onunla birlikte onun benzeri verilmiştir.”

Aynı hadisin bir diğer varyantında şöyle denilmektedir:

“Şunu biliniz ki, bana bu verilen Kur’an’ın misli veya daha fazlasıdır. Şunu bilin ki, ben yırtıcı hayvanlardan azı dişli olanların hepsini haram kılıyorum.” (Ebû Dâvûd, Haraç, 33; İbn Mâce, Mukaddime, 2)

Böylelikle Peygamber (s.a.v) kendisine bir başka vahyin de indirilmiş olduğunu açıklamaktadır. Bu ise kitabın dışında kalan hikmettir. Allah, indirdiği bu vahiyle, haram kılındığını haber verdiği şeyleri haram kılmıştır. Bu ise, Kitab’ın neshi demek değildir. Çünkü Kitab, zaten bu gibi şeyleri kesinlikle haram kılmamıştır. O, iyi ve temiz şeyleri (tayyibat) helâl kılmıştır. Bunlar ise tayyibattan değildir.

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler! Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından (tayyibat) yiyiniz.” (Bakara, 172)

Bu ayet-i kerîme, onun bütün özelliklerini ele almamakla birlikte, bunları da haram kılmamıştır. Ayrıca haram kılınması konusunda bir şey de söylenmemiştir (afv). Yoksa bu buyrukla yenilmeleri konusunda izin verilmiş de değildir.

Kâfirlere gelince, Allah onların herhangi bir şey yemelerine izin vermemiş, onlara bir şeyi helâl kılmamış ve onların yedikleri herhangi bir şeyi de afv etmemiştir. Aksine şöyle buyuruyor:

“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan helâl ve temiz şeylerden yeyin.” (Bakara, 168)

İşte burada onların yedikleri şeyin helâl olması şartını koşmuştur. Helal ise, Allah ve Rasulü’nün izin verdiği şeylerdir. Yüce Allah ise, yemek hususunda sadece mü’minlere izin vermiş. Ancak bu izin, onların iman etmeleri halinde geçerlidir. Bu bakımdan kâfirlerin ellerinde bulunan mallar şer’i mülk yoluyla elde edilmiş mallar değildir. Çünkü şer’i mülk, kanun koyucunun mubah kıldığı tasarrufa sahip olmak demektir. Kanun koyucu ise, ancak iman şartıyla mallarda tasarrufu mubah kılmıştır. O bakımdan onların malları mubah kalmaya devam etmiştir. O kâfirlerden herhangi bir grup, bir başka grubu mağlup edecek olursa, kendi dinlerinde onu helâl kabul ederler ve onları ellerinden alırlar. Böylelikle bu galipler bu mallarda öncekilerin durumunda olurlar.

Müslümanlar o malları ganimet olarak alacak olurlarsa, şer’an o mallara malik olurlar. Çünkü Yüce Allah müslümanlara, ganimetleri mubah kılmıştır, başkalarına mubah değildir. O bakımdan müslümanların, kâfirlere, kendi dinlerinde helâl kıldıkları biribirlerinden zorla almak ilkesi ile davranmaları caiz olduğu gibi, bir kesimin ötekinden esir aldığı kimseleri satın almaları da caiz olur. Çünkü bu, müslümanın mubah şeyleri istila yoluyla eline geçirmesi durumundadır. Bu bakımdan Yüce Allah kâfirlerin mallarından müslümanların eline geçen şeylere “fey” adını vermiştir. Çünkü Yüce Allah bunu kendisine ibadet eden ve rızkı ile ona ibadete destek sağlayan mü’min kullarına geri iade etmiştir. Aslında Yüce Allah, bütün yaratıkları kendisine ibadet etmeleri için yaratmıştır. Onlar için yaratmış olduğu rızkı onun vasıtasıyla kendisine ibadet etmelerine yardımcı olsun diye varetmiştir. “Fey” lafzı ganimeti de kapsamına alabilir.

Nitekim Peygamber (s.a.v) Hüneyn ganimetleri hakkında şöyle demiştir:

“Şanı Yüce Allah’ın sizlere fey olarak verdiklerinden bana ait olan kısım sadece beşte birdir. Beşte bir de size geri gelir.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 121,149; Muvatta, Cihâd, 22 12; Edeb, 160)

Fakat Yüce Allah’ın:

“Allah’ın onlardan peygamberine verdiği ganimetlere gelince…” (Haşr, 6) buyruğundan dolayı “fey” lafzı, mutlak olarak kullanıldığından kâfirlerden alınan mal şeklinde anlaşılmıştır.

Mü’min, ihtiyacı sebebiyle haramdan kurtulup helali yerine getirmek amacıyla mubah olan bir şeyi yaptığı takdirde, sevap kazanır. Nitekim Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Sizden herhangi bir kimsenin hanımına yaklaşması da bir sadakadır. Ashab: Ey Allah’ın Rasulü! Bizden birisi arzusunu gerçekleştirince bundan dolayı ecir alır mı? diye sorunca Hz. Peygamber şöyle buyurdu: “Ne dersiniz, o bu arzusunu haram yoldan gerçekleştirecek olsa günah kazanır mıydı? îşte helâl yoldan bunu temin edince de bundan dolayı ecir alır.” (Müslim, Zekât, 52; Ebû Dâvûd, Tatavvu,)

Bu hadis-i şerif İbn Ömer’in Peygamber (s.a.v)’den rivayet ettiği şu hadisi andırmaktadır:

“Allah masiyet olan bir işin yapılmasından hoşlanmadığı gibi, ruhsatları ile amel edilmesini sever.” (Müsned, 2, 108)

Bu hadisi imam Ahmed ve Sahih’inde Ibn Huzeyme ile başkaları da rivayet etmiştir.

Bu buyrukta Peygamber (s.a.v) bize şunu haber vermektedir:

“Yüce Allah günahların işlenmesinden hoşlanmadığı gibi, ruhsatlarının da işlenmesini sever.”

Fukahanın bir kısmı bunu:

“Azimetlerinin yapılmasını sevdiği gibi…” şeklinde rivayet ediyorlarsa da, hadisin lafzı böyle değildir. Çünkü ruhsatlan Yüce Allah kullarının onlara ihtiyaçları dolayısıyla mubah kılmıştır. Mü’minler de onlardan aldıkları kuvvetle ona ibadet ederler. O bakımdan o ruhsatların yapılmasından hoşnut olur. Çünkü kerîm olan zat ihsan ve lütuflarının yapılmasını sever. Nitekim bir başka hadiste şöyle denilmiştir:

“Kasr (yolculukta dört rek’atlık farzları iki rek’at olarak kılmak) Allah’ın size verdiği bir sadakadır. Onun sadakasını kabul ediniz.” (Zeylâî, Nasbu’r-Râye, ikinci Baskı, 2, 190)

Diğer bir sebep ise ona ibadet ve itaatin bu lütuflarından istifade etmekle mümkün olmasıdır, insanın ihtiyaç duymadığı, aksine abes olarak işlediği söz ve amellere gelince, bunlar onun lehine değil, aleyhinedir.

Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

“Ademoğlunun bütün sözleri, lehine değil aleyhinedir, iyiliği emretmesi, yahut kötülükten nehyetmesi veya Allah’ı zikretmesi müstesna.” (İbn Mâce, Fiten, 12)

Buhari ile Müslim’de Peygamber (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir:

“Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kimse, ya hayır söylesin veyahut sussun.” (Buhârî, Edeb, 31, 85; Rikâak, 23, İman 74; Ebû Dâvûd, Edeb, 123)

Burada mü’mine iki şeyden birisi emredilmektedir: O, ya hayır söyleyecektir veya susacaktır. Bu bakımdan hayrı söylemek, onu söylemeyip susmaktan daha hayırlıdır. Şerri susup söylememek ise, söylemekten daha hayırlıdır, işte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“(insan) hiç­bir söz söylemez ki, yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zapteden (bir melek) hazır bulunmasın.” (Kâf, 18) 

Tefsir bilginleri, insanın bütün sözlerinin yazılıp yazılmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir.

Mücahid ve başkaları şöyle der:

Onun sağında ve solunda bulunan melekler, hastalığı halindeki iniltileri de dahil olmak üzere, her şeyi yazarlar.

İkrime ise:

Ancak kendisine ecir verilecek, ya da günah yazılacak şeyleri yazarlar. Kur’an-ı Kerîm ise, iki meleğin söylediği her şeyi yazdıklarına işaret etmektedir. Çünkü:

“(însan) hiçbir söz söylemez ki…” buyruğunda şart olarak nekre gelmiş ve “min” harfi ile te’kid edilmiştir. Bu ise onun bütün sözlerini kapsamaktadır. Aynı şekilde onun muayyen bir söz dolayısıyla ecre veya günaha hak kazanması, yazmakla emrolunan meleklerin ona nelerin emredildiğini ve nelerin de nehyedildiğini bilmesini gerektirir. Yazanın bunu bildiğini kabul etmek için bu konuda bir naklin bulunması kaçınılmazdır. Diğer taraftan insan ya hayır söylemek veya susmakla emrolunmuştur. Ona emredildiği şekilde susmayı terkedip hayır olmayan anlamsız ve boş şeyler konuşacak olursa, bu onun aleyhine olur. Dolayısıyla bu mekruhtur. Mekruh ise, ecrini azaltır, işte bu bakımdan Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Kendisine fayda vermeyen şeyleri terketmesi, kişinin müslümanlığının güzelliğindendir.” (Tirmizî, Zühd, 11; İbn Mâce, Fiten, 12;Muvatta, Hüsnu’l-Huluk, 3; Kelâm, 17)

Buna göre faydalı olmayan şeylere dalacak olursa, onun müslümanlığının güzelliğinde eksiklik meydana gelir ve bu da onun aleyhine olur. Çünkü onun aleyhine olan şeylerin tümü dolayısıyla cehennem azabına ve Allah’ın gazabına hak kazanması şartı yoktur. Değerinin ve derecesinin azalması, onun aleyhine bir sonuçtur.

İbni Teymiyye

Muhammed İkbal

images1

Muhammed İkbal

§ Aşk kılavuz istemez, tek başına yol alır.

§ Hâşâ ben ölümden korkmuyorum. Çünkü ben Müslümanım. Her Müslümana yakışan da ölümü tebessümle karşılamaktır. Hakikaten ölüm ebedîyet âlemine açılan ilk perdedir.Son sözleri

§ Devletler şairlerin kalbinde doğar, politikacıların ellerinde büyür ve ölürler.

§ İnsana sığabilene kainat, kainata sığamayana insan derim.

§ Mevlânâ, aşkın rehberidir; sözleri susuzlara çeşme, vücudu vecd-ü heyecandır.

§ Rûmî’yi takip ediniz, o nereye giderse siz de gidiniz ve bir müddet başkalıkları terk ediniz.

§ İlim, apaçık bir sualdir. Aşk ise gizli bir cevaba benzer.

§ Harekette birlik olmazsa, fikirde birlik faydasızdır.

§ Uykuyu hafif bir ölüm, ölümü de ağır bir uyku bil.

§ Aynı gökte uçarlar, lakin karganın dünyası başka, şahininki başkadır.

 

SORU

 

Tanrıya şöyle soruyordu gözü tok yoksulun biri:

“Yoksulum bu derdimden hiç mi hiç yakınamam sana.

Ama, bağışla n’olur, meleklerine izin veren sen misin?

Kişiliksiz alçaklara devleti ve zenginliği dağıtmak için?”

 

YERYÜZÜ KİMİNDİR?

 

Toprağın derinliğinde tohuma can veren kim?

Deniz dalgalarından bulutları göğerten kim?

 

Ufuklardan bitkilere yaşam sunan rüzgârı estiren kim?

Yeryüzü kimindir, o baktığın güneşin ışığını gönderen kim?

 

Buğday başağının gözelerini inci ile dolduran kim?

Mevsimleri sırasıyla değişme özelliği veren kim?

 

Ey toprak ağası bu topraklara bir bak senin mi ki, değil.

Babanın tapulu malı değil, benim değil, bilirim kimdir kim?

 

Muhammed İKBAL

Çeviri: Kenan HANOK

Hac’dan dönen hacılara “Hicaz’dan hurmalar getirdiniz, seccadeler getirdiniz; peki Hz.Ebubekir’in bağlılığını, Hz.Ömer’in adaletini,Hz.Osman’ın hayasını, Hz.Ali’nin şecaatini getirdiniz mi?” diye soran büyük insandır.

Türk dostu, islam dünyasının hür ve engin sesi, pakistanın fikir okyanusu islamda dini tefekkürün yeniden teşekkülü. trablusgarp ve çanakkale savaşlarında fikirler ile hep yanımızda olmuş bizler için yazmış gözyaşı dökmüş pakistanın mehmet akifi. kurtuluş savaşı yıllarında bizim kadar zor durumda pakistan halkını ,türk halkının milli mücadelesine destek vermek için örgütlemiş,milli mücadelede kullanılmak üzere pakistan halkından 1.5 milyon sterlin toplayıp ankara hükümetine yollatmıştır.

Nasil bizim mehmet akif’imiz varsa pakistaninda muhammed ikbali var.
Muhammed İkbal bir gece (kurulacak olan türkiye cumhuriyetinin ecdadlari
Çanakkale de trablusgarb dadüşmanla savaştiği zamanlarda) rüyasinda

Peygamber Efendimiz hz. Muhammed (s.a.v.)’i görür.

peygamberimiz o na sorar.:

-ya ikbal bana ne hediye getirdin?

muhammed ikbal’in elinde içi kan dolu bir bardak vardir. ve.:

-müslüman türk askeri senin için çanakkale’de savaşiyor kanini döküyor.
sana onlarin kanini getirdim ya rasulallah- der

ve hz. muhammed (s.a.v.) bu bardaği alir.
içindeki kani yüzüne gözüne sürer. sonrada onlar için dua eder.

muhammed ikbal uyanir. büyük lahor meydanina gelir ve halkina bir konuşma yapar.
gördüğü rüyayi anlatir. ve pakistan halki,
bizim için kardeşin bile yapamayacaği bir fedakarlikta bulunur.

Mevlana ile büyük benzerlikler gösteren, pakistan fikrini ortaya atıp bu uğurda mücadele eden büyük şahsiyet.

Allah yolunda kan akıtan ilk Müslüman

 

Hz.Sa’d bin Ebi Vakkas, Müslümanların yedincisiydi. İslâmiyeti en yakınlarına tebliğ ediyordu. Bu suretle kardeşi  Âmir de Müslüman olmuştu. İslâmiyeti kabul edenlerin günden güne artması Mekke müşriklerinin öfkesini daha da arttırıyordu. Onlar akılları sıra hakkın önüne işkencelerle geçebileceklerini zannediyor ve sayıca çok az olan Müslümanlara her fırsatta işkence ediyor, çeşitli hakáretlerde bulunuyorlar, rahatça ibadet etmelerine müsaade etmiyorlardı. Hz. Sa’d bin Ebi Vakkas ve diğer sahabeler de ibadet yapmak için tenha yerlere, ıssız vadilere gitmeye başlamışlardı.

Bir gün, Hz.Za’d, Said bin Zeyd, Habbab bin Eret ve Ammar bin Yâsir ile birlikte Ebû Lüb vadisine gitmişlerdi. Abdest alıp namaza durdukları bir sırada müşriklerden bir   grup onları görüp yanlarına geldi. Onlarda alay etmeye yaptıkları ibadetin mânasız olduğunu söylemeye başladılar. Söyledikleri sözlere tahammül etmek mümkün değildi. Hz.Sa’d, gözünü daldan budaktan esirgemeyen bir yiğitti.

Müşriklerin sözlerine tahammül edemedi. Eline geçirdiği bir deve kemiği ile onları uzaklaştırmak istedi. Müşrikler  geri çekilmeyip saldırınca da niyetinin ne kadar ciddi olduğunu göstermek için kavga esnasında birinin kafasına vurup kanattı. Diğer sahabelerin de kavgaya karışması üzerine müşrikler kaçmaya başladı. Bu hâdise  üzerine Hz. Sa’d, Allah yolunda ilk kan akıtan Sahabi olmak şerefini kazandı.

Hz.Sa’d daha sonraları savaşlarda Peygamber Efendimizin yanıbaşında yer aldı. Ok atmasıyla mâhirdi. Uhud savaşının en şiddetli anında, bizzat Peygamberimiz kendi mübarek elleriyle Hz. Sa’d’a ok veriyor ve “At Sa’d, at! Anam babam sana feda olsun!” diye iltifatta bulunuyordu.

Hz. Sa’d ömrünün sonuna kadar, bazan sade bir nefer, bazan bir kumandan olarak cihad meydanlarında at koşturdu. “İran Fâtihi” olarak tarihe geçti.

Kur’an,da Hıristiyanlar

Bakara,Maide,Hac ve Tevbe Sureleri:
 
2/113- Yahudiler, “Hıristiyanlar bir temel üzerinde değiller” dediler. Hıristiyanlar da, “Yahudiler bir temel üzerinde değiller” dediler. Oysa hepsi Kitab’ı okuyorlar.(Kitab’ı) bilmeyenler de tıpkı bunların söyledikleri gibi demişti. Artık onların aralarında uyuşamadıkları davada, hükmü Allah verecektir.
 
2/111- Bir de; “Yahudi ve Hıristiyanlardan başkası Cennet’e girmeyecek” dediler. Bu, onların kuruntuları! De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz (iddianızı ispat edecek) delilinizi getirin.”
 
2/120- Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar. De ki: “Allah’ın yolu asıl doğru yoldur.” Sana gelen ilimden sonra, eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.
 
2/135- (Yahudiler) “Yahudi olun” ve (Hıristiyanlar da) “Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız” dediler. De ki: “Hayır, hakka yönelen İbrahim’in dinine uyarız. O, Allah’a ortak koşanlardan değildi.”
 
2/140- Yoksa siz, “İbrahim de, İsmail de, İshak da, Yakub ile Yakuboğulları da yahudi, ya da hıristiyan idiler” mi diyorsunuz? De ki: “Sizler mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı?” Allah tarafından kendisine ulaşan bir gerçeği gizleyen kimseden daha zalim kimdir?. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
 
2/62- Şüphesiz, inananlar (Müslümanlar) ile, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden (her bir grubun kendi şeriatında) “Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için Rableri katında mükafat vardır; onlar korkuya uğramayacaklar, mahzun da olmayacaklardır” (diye hükmedilmiştir).
 
22/17- Şüphesiz, iman edenler, Yahudiler, Sabiîler, Hıristiyanlar, Mecûsiler ve Allah’a ortak koşanlar var ya, Allah kıyamet günü onların aralarında mutlaka hüküm verecektir. Çünkü Allah her şeye şahittir.
 
5/14- “Biz hıristiyanız” diyenlerden de sağlam söz almıştık. Ama onlar da akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını unuttular. Bu sebeple biz de aralarına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kini salıverdik. Allah ne yapmakta olduklarını onlara bildirecek! .
 
5/18- (Bir de) yahudiler ve hıristiyanlar, “Biz Allah’ın oğulları ve sevgili kullarıyız” dediler. De ki: “Öyleyse (Allah) size neden günahlarınız sebebiyle azap ediyor? Hayır, siz de onun yarattıklarından bir beşersiniz.” (Allah) dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunanların da hükümranlığı Allah’ındır. Dönüş de ancak onadır.
 
5/51- Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler
topluluğunu doğruya iletmez.
 
5/69- Şüphesiz inananlar (müslümanlar) ile Yahudiler, Sabiîler ve Hıristiyanlardan (her bir grubun kendi şeriatında) “Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır” (diye hükmedilmiştir.)
 
5/82- (Ey Muhammed!) İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah’a ortak koşanlar olduğunu görürsün. Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da “Biz hıristiyanlarız” diyenler olduğunu mutlaka görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar.
 
9/30- Yahudiler, “Üzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hırıstiyanlar ise, “İsa Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkar etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar!.
 
BAKARA SÛRESİ
 
106.
Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?.
 
107.
Bilmez misin ki, göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.
 
108.
Yoksa, daha önce Mûsâ’nın sorguya çekildiği gibi, siz de peygamberinizi sorguya çekmek mi istiyorsunuz? Her kim imanı küfre değişirse, o artık doğru yoldan sapmış olur.
 
109.
Kitap ehlinden bir çoğu, hak kendilerine belirdikten sonra dahi, içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi, imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Siz şimdilik, Allah onlar hakkındaki emrini getirinceye kadar affedin, hoşgörün. Şüphesiz Allah, gücü her şeye hakkıyla yetendir.
 
110.
Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızı görür.
 
111.
Bir de; “Yahudi ve Hıristiyanlardan başkası Cennet’e girmeyecek” dediler. Bu, onların kuruntuları! De ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz (iddianızı ispat edecek) delilinizi getirin.”
 
112.
Hayır, öyle değil! Kim “ihsan” derecesine yükselerek özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
 
HAC SÛRESİ
 
16.
Böylece biz Kur’an’ı apaçık âyetler halinde indirdik. Şüphesiz Allah dilediğini doğru yola iletir.
 
17.
Şüphesiz, iman edenler, Yahudiler, Sabiîler, Hıristiyanlar, Mecûsiler ve Allah’a ortak koşanlar var ya, Allah kıyamet günü onların aralarında mutlaka hüküm verecektir. Çünkü Allah her şeye şahittir.
 
18.
Görmedin mi ki şüphesiz, göklerde ve yerde olanlar, güneş ay, yıldızlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde etmektedir. Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi alçaltırsa ona saygınlık kazandıracak hiçbir kimse yoktur. Şüphesiz, Allah dilediğini yapar.
 
19.
İşte iki hasım taraf ki, Rableri hakkında tartışmaya girmişlerdir. Bunlardan inkar edenler için ateşten giysiler biçilmiştir. Başlarının üstünden de kaynar su dökülür.
20.
Onunla, karınlarının içindekiler ve derileri eritilir.
 
21.
Onlar için bir de demirden topuzlar vardır.
 
22.
Her ne zaman cehennemden, o ızdıraptan çıkmak isteseler, oraya geri döndürülürler ve onlara, “Tadın yangın azabını” denilir.
 
23.
Şüphesiz, Allah iman edip salih ameller işleyenleri içlerinden ırmaklar akan cennetlere koyacak, orada altından bileziklerle, incilerle süsleneceklerdir. Oradaki giysileri ise ipektir.
 
MÂİDE SÛRESİ
 
14.
“Biz hıristiyanız” diyenlerden de sağlam söz almıştık. Ama onlar da akıllarından çıkarmamaları istenen şeylerden önemli bir kısmını unuttular. Bu sebeple biz de aralarına kıyamet gününe kadar sürecek düşmanlık ve kini salıverdik. Allah ne yapmakta olduklarını onlara bildirecek!.
 
15.
Ey kitap ehli! Artık size elçimiz (Muhammed) gelmiştir. O, kitabınızdan gizleyip durduğunuz gerçeklerden birçoğunu sizlere açıklıyor, birçoğunu da affediyor. İşte size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap (Kur’an) gelmiştir.
 
16.
Allah onunla rızası peşinde olanları selamet yollarına iletir ve onları izniyle, karanlıklardan aydınlığa çıkarıp kendilerini dosdoğru bir yola iletir.
 
17.
Andolsun, “Allah, Meryemoğlu Mesih’dir”, diyenler kesinlikle kâfir oldular. De ki: “Şâyet Allah, Meryemoğlu Mesih’i, onun anasını ve yeryüzünde olanların hepsini yok etmek istese, Allah’a karşı kim ne yapabilir? Göklerin, yerin ve bunların arasında bulunan her şeyin hükümranlığı Allah’ındır. Dilediğini yaratır. Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.”

TEVBE SÛRESİ

27.
Sonra Allah, bunun ardından yine dilediği kimsenin tövbesini kabul eder. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
 
28.
Ey iman edenler! Allah’a ortak koşanlar ancak bir pislikten ibarettir. Artık bu yıllarından sonra, Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, Allah dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
 
29.
Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslam’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın
 
30.
Yahudiler, “Üzeyr Allah’ın oğludur” dediler. Hırıstiyanlar ise, “İsa Mesih Allah’ın oğludur” dediler. Bu onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkar etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah onları kahretsin. Nasıl da haktan çevriliyorlar!.
 
31.
(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (hırıstiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.

Diyanet meali

MEYHANE

 

Hurûşan bâd-ı süfliyyet derûnundan, kenârından;

Girîzan rûh-i ulviyyet harîminden, civârından.

 

Çıkar bin nâle-i nevmîd hâk-i ra’şe-dârından,

İner bin zulmet-i makber fezâ-yı şeb-nisârından.

 

Gelir feryâdlar ebkem duran her seng-i zârından:

Yıkılmış hânümanlar sanki çıkmış da mezârından,

 

Dehân-ı hasret açmış rahnedâr olmuş cidârından!

Çöker bir dûd-i mâtem titreyen kandîl-i târından:

 

Sönüp gitmiş ocaklar yükselir gûyâ gubârından!

Giren bir kerre nâdimdir hayât-ı müsteârından;

 

Çıkan âvâredir artık cihânın kâr ü bârından.

Dökülmüş âb-rûlar bâde-i pesmande hâlinde…

 

Emel bir münkesir peymânedir saff-ı niâlinde!

Boğulmuş rûh-i insanî şarâbın mevc-i âlinde.

 

Nümâyan mel’anet sâkîsinin çirkin cemâlinde!

Ne mâzî var, ne âtî, bak şu ayyâşın hayâlinde…

 

Tutup bir zehr-i âteşnâk dest-i bî-mecâlinde,

Zevâl-i ömrü bekler hem şebâbın tâ kemâlinde!

 

Merâret intıbâ’ etmiş cebîn-i infiâlinde…

Derin bir iltivânın sîne-i zerd-i melâlinde

 

Odur ancak hüveydâ ser-nüvişt-i bî-meâlinde,

Müebbed bir de nisyan nazra-i sengîn-i lâlinde.

 

Canım sıkıldı dün akşam, sokak sokak gezdim;

Sonunda bir yere saptım ki, önce bilmezdim.

 

Bitince bir sıra ev, sonra bir de vîrâne,

Dikildi karşıma bir han kılıklı meyhâne.

                

Basık tavanlı, karanlık, sefîl bir dükkân;

İçinde bir masa, yahut civar tabutluktan

 

Atılma çok ölü görmüş acıklı bir teneşir!

Yanında hurdası çıkmış bir eski püskü sedir.

 

Sakat, bacaksız on, on beş hasırlı iskemle,

Kırık dökük şişeler, bir de çinko tepsiyle,

 

Beş on kadeh, iki üç testi… Sonra tezgâhlık

Eden yan üstüne devrilme kirli bir sandık.

 

Sönük sönük yanıyor rafta isli bir lamba…

Önünde bir küme: fes, takke, hırka, salta, aba

 

Kımıldanıp duruyorken, sefîl bir sohbet,

Bu isli zulmete vermekte büsbütün vahşet:

 

- Kuzum Dimitri, bu aksam biraz ziyâdece ver…

- Ziyâde, anladık amma ya içtiğin şişeler?

 

- Çizersin…- Öyle mi? Lâkin, silinmiyor çetele!

Bakın tavan tebeşirden görünmez oldu…- Hele!

 

- Bizim peşin paramız… Anladın mı dün kuruşu?

- Ayol tükendi mezem… Bari koy biraz turşu.

 

Arattı kendini ustan… Dinince dinlersin!

- Hasan be, sende nasıl nazlı nazlı söylersin!

 

Nedir o türkü… Aman başka yok mu?… Hah, şöyle!

- Ömer, ne nazlanıyorsun? Biraz da sen söyle.

 

- Nevâzil olmuşum, Ahmed, bırak sesim yok hiç…

- Sesin mi yok? Açılır şimdi: bir imam suyu iç!

 

- Yarin ne istesin Osman? - Ne işteyim… Burada!

- Dimitri çorbacı, doldur! Ne durmuşun orada?

 

- O kim gelen? - Baba Arif.   - Sakallı, gel bakalım…

Yanaş. - Selamünaleyküm. - Otur biraz çakalım…

 

- Dimitri, hey parasız geldi sanma, işte para!

- Ey anladık a kuzum… - Sar be yoldaşım cıgara…

 

- Aman bizim Baba Ârif susuz musuz içiyor!

- Onun bi dalgası olmak gerek: tünel geçiyor.

 

- Moruk, kaçıncı kadeh? Şimdicik sızarsın ha!

- Sızarsa mis gibi yer, yetmemiş adam değil a.

 

Yavaş yavaş kafalar, kelleler kızışmıştı,

Ağız, burun hele sesler bütün karışmıştı;

 

Dikildi ağzına baktım, açık duran kapının,

Fener elinde bir erkek, yanında bir de kadın.

 

Beş on dakika süren bir düşünceden sonra,

Kadın girdi o zulmet-serâ-yi menfûra.

 

Gözünde ebr-i teessür, yüzünde hûn-i hicâb,

Vücûdu ra’şe-i nâ-çâr-ı ye’s içinde harâb,

 

Teveccüh eyleyerek sonradan gelen babaya:

-Demek taşınmalı artık çoluk çocuk buraya!

 

Ayol, nedir bu senin yaptığın? Utan azıcık…

Anan da, ben de, yumurcakların da aç kaldık!

 

Ne iş, ne güç, gece gündüz içip zıbar sâde;

Sakın düşünme çocuklar acep ne yer evde?

 

Evet, sen el kapısında sürün işin yoksa!

Getir bu sarhoşa yutsun, getir paran çoksa!

 

Zavallı ben… Çamaşır, tahta, her gün uğraş da,

Sonunda bir paralar yok, el elde baş başta!

 

O tahtalar, çamaşırlar da geçti, yok hâlim…

Ayakta sallanışım zorlanır Hudâ âlim!

 

Çalışmadın, beni hep bunca yıl çalıştırdın;

O yavrucakları çıplak, sefil alıştırdın;

 

Bilir mahalleli kim, aldığın zamanda beni,

Çehiz çimenle donatmıştı beybabam evini.

 

Ne oldu şimdi o eşyâ? Satıp kumarda yedin!

Evet, kumarda yedin, hem de Karşılar’da yedin!

 

Kızın yetişti, alan yok, nasıl olur ki? Soran

“Şu sarhoşun kızı İffet değil mi? Vazgeç aman!”

 

Diyen kadınlara; “Pek doğru, pek” deyip gidiyor.

Bu söz zavallıyı bilsen ne türlü incitiyor!

 

Benim güzel meleğim, hiç de tâli’in yokmuş:

Anan benim gibi sersem; babansa bir sarhoş!

 

Necip de minderi koltukta geldi mektepten…

Demiş ki kalfa: “Sekiz aydır almadım hele ben

 

Ne haftalık, ne de aylık… Senin baban olacak

Kumarcı, oğlu için az yesin de tutsun uşak!”

 

Koğuldum anne! deyip ağlıyor zavallı çocuk…

Ne yapsın annesi? Dünyâda bir güvendiği yok!

 

O bâri bir adam olsun da kalmasın câhil,

Demiştim olmadı… Lâkin kabâhat onda değil:

 

O her sabah okuyordu gürül gürül cüz’ünü;

Ayırmıyordu kitaptan ne olsa hiç gözünü.

 

Üç akşam oldu ki yoksun. Necip: Babam nerde!

Ben isterim onu mutlak, demez mi? Bak derde!

 

Sular karardı; bu sâatte hiç gezer mi kadın?

O, sarhoşun biri; tut kim sokak sokak aradın…

 

Nasıl bulursun a yavrum? Yarın gelir belki,

Dedim. Fakat çocuğun durmuyordu. Baktım ki

 

Avutmanın yolu yok; komşunun Hüseyn Ağ’yı

Alıp dolaşmadayım yatsı vakti dünyâyı.

 

Anam benim gibi evlâd doğurmaz olsaydı,

Bu hâli görmeden evvel gözüm yumulsaydı!

 

Herif! Şu hâlime bak, merhametli ol azıcık…

Bırak o zıkkımı, içtiklerin yeter artık.

 

Efendiler, ağalar, siz de bir nasîhat edin,

Sizin belki var evlâdınız…- Hasan, ne dedin?

 

- Bırak, köpoğlu kadın amma çalçeneymiş hâ!

- Benimki çok daha fazlaydı.- Etme!- Elbet ya!

 

Onun için boşadım. Sen işitmedin mi Halim?

- Kadın lâkırdısı girmez kulağıma zâti benim.

 

Senin kadın dediğin âdetâ pabuç gibidir:

Biraz vakti taşınır, sonradan değiştirilir.

 

Kadın bu sözleri duymaz, tazallüm eylerdi;

Herif mezar taşı tavriyle sâde dinlerdi;

 

Açıldı ağzı nihâyet, açılmaz olsa idi!

Taşıp döküldü, içinden şu lâ’net-i ebedî:

 

- Cehennem ol seni hınzır orospu, git: Boşsun!

- Ben anladım işi, sen komşu, iyce sarhoşsun;

 

Ayıltınız şunu yahut! - ilişmeyin! - Bırakın!

Herif ayıldı mı, bilmem, düşüp bayıldı kadın!.

 

M.A.Ersoy

Kabahat Kimde?

Yemek borusu,elindeyse zalimin

Kızı da olsa satılığa çıkarır,inanın.

Yüreği kan ağlasa da,yanık ananın.

Kabahat başta,namussuz yasanın.

 

İki domates,üç bibere sattı kızını.

Sabah dövdü,akşam öptü anasını.

Hiç eksik etmedi,içki ile sazını.

Kabahat başta,namussuz yasanın.

 

Oğlunu hovarda yetiştirmiş,babo.

Meğer bunun adı gençlikmiş,abo.

Zavallı,genç gitmiş.ağlasın ano.

Kabahat başta,namussuz yasanın.

 

Küçük yaşta çocuğu aldılar okula.

Kız,erkek kol kola gittiler okula.

Ateş ile barut yan yana,hayrola.

Kabahat başta,namussuz yasanın.

 

Adı medeniyet,çağdaşlık bunun.

Her gün çıkarırlar yeni bir kanun.

Aha Yıkılıyorsun,yaklaştı sonun.

Kabahat başta,namussuz yasanın.

 

Devlet eliyle genel evi kurulur.

Çalıştırmak için kurslar açılır.

En büyük vergi buradan alınır.

Kabahat başta,namussuz yasanın.

 

Ya ananı gönder veya bacını.

Gitmezse,gönder zorla kızını.

Kullanırsın Avrupa’nın silahını.

Kabahat başta,namussuz yasanın.

 

Erkekler köledir,kadınlar cariye.

Şimdi satılsın zam gelir vergiye.

Hemen şimdi götür genel evine.

Kabahat başta,namussuz yasanın.

 

Namussuz deme,kadın,erkek çalışır.

Nihayet Sürü gibi bir birine karışır.

Namusluyla namussuzlar barışır.

Kabahat başta,namussuz yasanın.

 

                      mehmet selim polat

http://www.antoloji.com/siir/sair/sair.asp?sair=59890&goster=siirler

İslama Saldıranlar

BU SAPIK KADINLARI İZLEDİNİZMİ?
Haya kalmadı,her taraf rezalet.
Kumar,eroin,içki,fuhuş mel’anet.
Okullara sokuldu,işte mektubat.
Nurun girmediği yere,girer zülumat

Ne Allahı tanır,ne namaz kılar.
Ne Allahtan korkar,nede utanır.
o sadece haram, parayı tanır.
Nerde akşam,orda sabah uyanır.

Yolda yürürken insan sanırsın.
Tatlı sözlerine hemen aldanırsın.
Devlet baba,bundan sorumlusun.
Evladına sahip çık ne olursun? .

Baba öz kızına saldırıyor,utandım.
Ahlak çökmüş bunu er geç anladım.
Evlat ana,babayı dinlemiyor,inan.
Dua ile olmuyor,haniya ilahî yasam.

Hırsızlık meşrulaştı,yalan kutsallaştı.
Her yer Kamusal alan,sarpa dolaştı.
Geç kaldık bile,atı alan üsküdara ulaştı.
Allah canımı alsın,kıyametmi yaklaştı?

Müslümanlık gericilikmiş,ahmak’a bak.
Hıristiyanlığa özeniyor,bunak,avanak.
Yahudi iyilik düşünmez,muhakkak.
Ermeni öc almak için,ahlakı yıkacak.

Müslüman olmayan olur bir gün pişman.
Bana ne? diyeni,affedermi? ,hiç düşman.
Kur’an,a uymayan,olur bir gün perişan.
Şeytana uyma,pakize,ayşe, fatma,hurişan.

Gençlik bu değil,ne olur secdeye eğil.
Yol bu yoldur,gittiğin bu yol,yol değil.
Sanki bir rüya gördün,sabah oldu ayıl.
Dost arıyorsan eğer,Muhammed’e sarıl.

 

Mehmet Selim Polat

 

Baş örtüsü namusumdur açılmaz.
Bunu namussuz yobazlar anlamaz.
Vatansız olunur,namussuz olunmaz.
Türbansız vatan kutsal sayılmaz.

Okumam okulda,al sizin olsun.
Sokaklar sizin,Ev bizim olsun.
Cehennem size,cennet bizim olsun.
Okumam kardeşim,Canım sağolsun.

Okusamda tahsil bir şeye yaramaz.
Kızcağız aç, yasak var işe giremez.
Örtünmeye,Karşı çıktı fahişe,yobaz.
İki ay fark var Lisedeki kız örtemez.

Benim param ile okul yaptılar.
Öğretmen oldu şeytana taptılar.
Vergi vermedim,döverek aldılar.
Şimdi Zıkkım olsun,afiyetle yediler.

Askerlik kutsalmış,benim neyime.
Vatanımda tutsağım,kendi evime.
Tüküreyim zalimlerin kara yüzüne.
Dinemit koydular devletin temeline.

 

Mehmet Selim Polat

Medeniyetler İttifakından kasıt nedir?.

Bir müslüman asla Yahudi ve Hıristiyanla ittifak edemez.
Gece ile Gündüz asla birleşemez.
Yahudi ve Hıristiyanlar asla benim dost ve kardeşim olamazlar.
Bu katiller ancak benim ve Allahın düşmanıdırlar,asla bunlara saygı duymuyorum.
 
    Putperest kafirlere,zalimlere,müşriklere saygı duyulmaz.
Müslümanın islam medeniyetinden başka medeniyeti yoktur.kültürü tarih süzgecinden geçerek islami olmayan kültür müslümanın kabul edecağı kültür değildir.
    Müslüman ülkeler eğer ABD veya AB ye yakınsa ılımandır,değilse fanatiktir diye nitelerler.Halbuki tek islam vardır.
Örneğin şeriatla yönetilen suudi arabistan,ingiliz ve Abd kuklalığını yaptığı için ılımandır.
 
    Türkiye Ilımandır.Suriye Şeriatı yaşamadığı halde,Batının gözünde fanatiktir.Halbuki batı halkı ve yönetimleri,danimarkadada olduğu gibi,fanatiktir,geri zekalıdır,fuhuş ve vahşet içinde yaşamaktadır,uyuşuk beyinli dangalaktırlar.bu manyakların izinden gidilmez.medeni gibi gözüken ABD de hala %30 halk dünyanın dönmediğine inanmaktadır.
Afganistan,iran fanatiktir,çünkü ABD ve AB ye zıt düşüyorlar.
Türkiyenin islam yönetimi ile değilde,İstedikleri doğrultuda,Laik-Demokratik ile yönetilmesi onları sevindirmektedir,çünkü kendi modelleridir.
 
    Danimarkalı,köpekler,Peygamberimize karikatörlerle hakaret edecek,özür bile dilemiyecek ve bizde onlarla medeniyet ittifakı yapacağız öylemi?.Bunlar medeni değildirlerki,ittifak edelim.
 
   Onun için bu şeytanların yorumlarına iltifat edilmez.Türkiye Yahudi ve Hıristiyanlardan uzak durmadıkça huzuru yakalıyamaz.
Obama kafiri,Corç Bush’un zulmünü temizlemeye çalışarak,Biz müslümanın düşmanı değiliz,bende bir islam kökenden geliyorum diyerek,Akılsız müslümanları kandırmaya çalışıyor.
 
    Sanki Irakta,Filistinde,Afganistanda,somalide hiç zulüm işlememişler,müslümanları katletmemişler,ırzlarına tecavuz etmemişler,evlerini yıkmamışlar,maddi varlıklarını çalmamışlar da,sanki iltifatta bulunmuşlar.
 
    Orada öldürülenler müslüman değilmiydi?.be yalancı kafir islama düşman değiliz derken neyi kastediyorsun?.Bu şeytani sözlerle müslümanı kandırmaya çalışıyor.İslamla savaşmayız demekle,müslümanı kandırmaya çalışıyor.İşte şeytan,işte şeytanlık buna denir.
 
     Asla müslüman,bu zalimlerin ittifakı olamaz.kardeşlerimiz olamazlar.
Mevlana gel diyor doğru ama,bu söz mevlananın değil,bir islam aliminin sözüdür güzel bir sözdür ancak.Bunun manası,Hıristiyan,Yahudi ve mecuside olsan,pişman olup,tövbe edip müslüman olabilirsin demektir.
Yoksa sen kafir olduğun halde gel kucaklaşalım kardeşiz demek değildir.

ZEYNEB (r.a)
Zeyneb binti Ali b. Ebî Tâlib, Rasûlüllah (s.a.s)’in torunudur. Annesi, Rasûlüllah (s.a.s)’ın sevgili kızı Hz. Fâtıma’dır. Rasûlüllah’ın vefatından yaklaşık beş yıl kadar önce dünyaya gelmiştir (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-Ğâbe fı Ma’rifeti’s-Sahâbe, Kahire,1970, VII, 132, 133).

Devamı….

http://sites.google.com/site/silayt/zeyneb-binti-ali-r-a

ZEYNEB (r.a) (Validemiz)

Zeyneb binti Cahş b. Riâb b. Ya’mur b. Esed b. Hüzeyme. Rasûlüllah’ın aynı adı taşıyan iki hanımından biri. Zeyneb binti Cahş, anne tarafından Hz. Peygamberle akrabadır. Annesi, Hz. Peygamberin halası, Ümeyme binti Abdülmuttalib’tir. Babası, Mekke’ye dışardan gelip yerleşmiştir. Mekke’de 588 yılında doğmuş ve hicretin beşinci yılında Hz. Peygamberle evlenmiştir (İbn İshak, Siretu İbn İshak, Tahkik: M. Hamidullah, Konya 1981, 244).

Devamı….

http://sites.google.com/site/silayt/zeyneb-binti-cahs-r-a

Older Posts »